İki nefes arasında
Modern ulus-devlet paradigmasının ve onun sembolik aygıtlarının, bireyin ontolojik akışına yönelik tektipleştirici ve standartlaştırıcı müdahalesi, insan doğasının özgün dinamikleriyle temelden bir tezat oluşturmaktadır. Bireysel tekamül süreçleri derinleştikçe; özbenlik, tarihsel ve ideolojik anlatıların belirlediği kısıtlayıcı sınırların ötesine geçme eğilimi gösterir. Bu bağlamda, zihin dünyasını belirli kalıplara hapseden ve bireyi “ürünleştiren” mevcut yapısal gelişmişlik yanılsaması reddedilerek, kurulu düzenin periferisinde, bağımsız bir varoluş alanı inşa etmek kaçınılmaz bir tercih haline gelmektedir.
Toplumsal sözleşme kuramları ve demokratik pratiklerin “eşitlik” retoriği altında sunduğu nizam, eleştirel bir perspektifle incelendiğinde; vasatlığın, üstün ve biricik olana karşı kurduğu hegemonik bir tuzak olarak okunabilir. Bu durum, kendi iradi ve ruhsal asaletini keşfetmiş otonom bireyi, kitlelerin hizasına çekmeye çalışan bir konformizm dayatmasıdır. Dışsal otoritelerin (aidiyet mekanizmalarının) koruyucu fakat aynı zamanda köreltici etkisine sığınmak yerine; bireyin kendi normatif değerlerini oluşturması ve gücünü kolektif yapıdan değil, kendi içsel derinliğinden alması rasyonel ve nitelikli bir yaşam stratejisi olarak öne çıkmaktadır.
Bu noktada ruhsal soyluluk, kolektif kimliklerin veya milliyetlerin sağladığı aidiyetle değil; ancak bilincin yetkinliği ve karakterin sağlamlığıyla ölçülebilir. Neoliberal pazar ekonomisinin materyalist indirgemeciliği, insanı salt “üretici” ve “tüketici” birer dişliye, duyguları ise metalaştırılmış verilere dönüştürmektedir. Mutluluğu, tüketim nesnelerinin geçici tatmininde arayan ve varoluşlarını sahip oldukları mülkiyet üzerinden tanımlayan kitleler, Jean Baudrillard’ın ifadesiyle bir “tüketim oburluğu” ve ruhsal kıtlık içerisindedir. Hakiki asalet ise; piyasa rasyonalitesinin ve kâr maksimizasyonunun manipüle edemediği bir zihinde; estetik, bilgelik ve onurun yeşermesiyle mümkündür. Tüketim toplumunun dayattığı yapay ihtiyaçlar ve kültürel sığlık, ancak erdem etiği ve derin tefekkür ile aşılabilir. Zira bu dünyada metalaştırılamayan yegâne değer, bireyin kendi özünü, bir sanat eseri titizliğiyle (estetik varoluş) inşa etme kudretidir.
Söz konusu bu inşa süreci, performatif bir varoluş çığlığı değil; epistemolojik ve sessiz bir kavrayıştır. Bir bahçenin kemiyeti ile değil, sadelik ve denge ile mükemmelleşmesi gibi; insan ruhu da dünyayı şuursuzca amaçsallaştırmaktan arındığı ölçüde potansiyel gücüne ulaşır.
Hedeflenmesi icap eden esas nokta, rekabetçi bir kazanma hazzı değil; kendini dış dünyaya kanıtlama ihtiyacı duymayan, kendine yeten mağrur bir zafer anlayışıdır. İnsan ile tabiat dengesinin kurulduğu, “yok etme”nin yerini “dönüştürme”nin aldığı bir senaryo elbette evladır. Modern dünyanın teşvik ettiği, görünürlüğe ve vitrine dayalı sığ başarı kriterlerinin aksine; asıl zafer, salt soğuk enformasyondan ziyade kavrayışa, gösterişten ziyade mana içeren bir olgunluğa erişmektir. Sıradanlığın kaotik gürültüsü içerisinde; bağırmadan nüfuz eden, parlamadan ışıldayan ve var olmak için simülasyona ihtiyaç duymayan o zarif sadelik, yani “vakar dinginliği”, en üstün varoluş biçimi olarak tebcil edilmelidir.
Bu tebcil ediş, pasif bir geri çekilmenin aksine modernitenin dayattığı “görünürlük diktatoryası”na karşı aktif bir direniş hattıdır.
Byung-Chul Han’ın isabetle işaret ettiği şeffaflık toplumunda, her şeyin ifşa edildiği, mahremiyetin buharlaştığı ve gizemin “****grafik” bir açıklıkla tüketildiği bu çağda; saklı kalmak, başlı başına bir devrimci eyleme dönüşmüştür. Dijital panoptikonun, bireyi sürekli veri üreten bir nesneye indirgeyerek gözetlediği bu sistemde; ruhun derinliklerini algoritmalara teslim etmemek, zihinsel egemenliğin son kalesini savunmak demektir. Sosyal medyanın ve dijital ağların yarattığı o yankı odalarında, hakikatin yerini “beğeni” ve “etkileşim” sayılarının aldığı post-truth düzlemde; sayıların değil, mananın peşine düşmek, entelektüel bir haysiyet meselesidir.
Zira modern zaman algısı, hızı kutsayarak anlamı parçalamaktadır. Paul Virilio’nun “dromoloji” kavramıyla açıkladığı üzere; hızın tahakkümü, tefekkürün gerektirdiği o “bilişsel nadas” sürecini imkânsız kılar. Her şeyin “şimdi ve hemen” talep edildiği, sabrın bir zayıflık, beklemenin ise vakit kaybı olarak kodlandığı bu hiper-aktif döngüde; bilinçli yavaşlık, radikal bir farkındalık biçimidir. Bir arkeoloğun toprağın katmanları arasında hakikati ararken gösterdiği o jeolojik sabır, insan ruhunun inşasında da elzemdir. Anlık hazların ve geçici trendlerin erozyonuna karşı, karakterin tortul birikimlerle, yavaş ama kalıcı bir şekilde şekillenmesine izin vermek; zamanın ruhuna teslim olmayı reddetmektir.
Dolayısıyla, arzulanan bu yeni varoluş biçimi, köklerini biyolojik soydan değil, zihinsel asaletten alan “tinsel bir aristokrasi”yi zorunlu kılar. Bu, kitleleri hor gören bir elitizm değil; vasatlığın konforuna, çoğunluğun tiranlığına ve popüler kültürün bayağılığına karşı mesafe koyan bir seçkinliktir. Platon’un mağarasındaki gölgelerle oynamaktan haz alan kalabalıkların aksine; hakikatin yakıcı ışığına bakmaya cüret eden, kendi yalnızlığını bir ceza değil, bir üretim sahası olarak gören bireylerin kuracağı bir dünyadır bu.
Nihayetinde, iki nefes arasına sıkışmış bu ömürde, insanın kendine bırakabileceği en büyük miras; dış dünyanın gürültüsü kesildiğinde, iç dünyasında duyacağı o tatmin dolu sessizliktir. Ne devletlerin sınırları ne piyasaların etiketleri ne de toplumun yargıları bu içsel mabedin duvarlarını aşabilir. İnsan, ancak kendi elleriyle yonttuğu bu karakter abidesinin gölgesinde, tarihin ve zamanın ötesine geçen o ebedi “an”ı yakalayabilir. İşte o an; tüm maskelerin düştüğü, tüm gürültülerin sustuğu ve insanın sadece kendisiyle, yani hakikatle baş başa kaldığı o vakur zirvedir.