İtibarın hedefe konduğu alan: Bal tuzağı, medya ve güç oyunu
İtibarın hedefe konduğu alan: Bal tuzağı, medya ve güç oyunu
- 23-12-2025 20:02
- 6378
- 23-12-2025 20:02
- 6378
İtibarın hedefe konduğu alan: Bal tuzağı, medya ve güç oyunu
Türkiye’de gündem, magazin veya istihbarat kulislerine kaydığında, dolaşıma giren “bal tuzağı” kavramı çoğu zaman hafif bir merakla, magazin çağrışımlarıyla ele alınmakta; gizli ilişkiler, kayıtlar, özel hayat ayrıntıları konuşulmaktadır. Tartışma bu dar çerçevede tutulmakta ve asıl mesele, bilinçli bir biçimde arka plana itilmektedir. Birileri sosyal medya etkisinden de istifade ederek ve “cambaza bak cambaza” diyerek dikkatleri farklı yöne çevirmektedir.
Oysa ortada rastgele gelişmiş olaylar yoktur. Soğukkanlı, aşamalı ve önceden kurgulanmış bir düzenek çalışmaktadır. Güncel istihbarat pratiklerinde bal tuzağı, basit bir şantaj malzemesi sayılmamaktadır. Hedef; bir kişiyi etkisizleştirmek, gerekiyorsa tasfiye etmek ve temsil ettiği konumla birlikte oyunun dışına atmaktır. Fiziki baskının yerini, insan zaaflarının silaha dönüştürüldüğü yöntemler almaktadır. Amaç yalnızca susturmak değildir; itibarın geri dönüşsüz biçimde zedelenmesi, çevresinin de bu yıkıma dâhil edilmesidir.
Daha dikkat çekici olan, bu yöntemle bir bağlılık ilişkisi üretilmesidir. Tuzağa düşen, kendi kararlarını veren bir aktör olmaktan çıkmakta; kurulan planın parçasına dönüşmektedir. Kritik süreçlere nüfuz etmek ve dengeleri yeniden kurmak için bu yol, hâlâ en eski ve en etkili anahtarlardan biridir.
Son dönemde Ela Rumeysa Cebeci ve Mehmet Akif Ersoy çevresinde dönen tartışmalar, bu alanın ne kadar hareketli olduğunu yeniden göstermektedir. Burada belirleyici olan isimlerden daha ziyade anlatının nasıl kurulduğudur. Gelişmeler, kendiliğinden akan bir haber zinciri izlenimi vermemektedir. Her başlık, her sızıntı, her vurgu belirli bir iletişim düzeninin parçası gibi durmaktadır.
Ela Rumeysa Cebeci’nin kamuoyuna yansıyan profili, iddialarla yan yana getirildiğinde çarpıcı bir tablo ortaya çıkarmaktadır. İmam Hatip Lisesi geçmişi, ilerleyen yıllarda şekillenen modern medya kariyeriyle belirgin bir gerilim üretmektedir. Bu gerilim, tartışmaların seyrinde özellikle öne çıkarılmıştır.
Soruşturma sürecinde alınan saç örneğinin Adli Tıp Kurumu tarafından incelenmesi ve uyuşturucu testinin pozitif çıkması kamuoyuna yansıtılmıştır. Ardından savcılığa verilen ek ifade, dosyanın merkezine oturmuştur. Cebeci, geçmişte uyuşturucu kullandığını kabul etmiş; THC kullanımının Türkiye’de suç olduğunu bilmediğini öne sürmüştür. Yıllarca adli ve kriminal haberler sunmuş bir televizyoncunun, yaygın biçimde bilinen bir suçtan habersiz olduğunu söylemesi kamuoyunda soru işaretleri doğurmuştur.
Bununla yetinilmemiş, dosya giderek genişletilmiştir. Varlıklı ve etkili erkeklerle kurulan ilişkilerin gizlice kayda alındığı, bu kayıtların arşivlendiği, şantaj amacıyla kullanıldığı, ABD seyahatlerinde yurt dışına çıkarıldığı ve bu ağda başka kadınların da yer aldığı iddiaları dolaşıma sokulmuştur. Bazı yorumlar, meselenin sıradan bir şantaj hikâyesini aşarak uluslararası bir istihbarat dosyasına dönüşebileceğini öne sürmüştür. Bu noktada bilgi ile varsayım arasındaki sınır giderek bulanıklaşmıştır.
Tartışmanın bir başka katmanı, sürecin Habertürk çevresi ve dış istihbarat bağlantılarıyla ilişkilendirilmesiyle açılmıştır. Bu anlatının merkezine Mehmet Akif Ersoy yerleştirilmiş; ailesi üzerinden “İran bağlantılı dinî yapılarla temas kurulduğu, uzun süredir izleme altında bulunduğu” iddiaları dillendirilmiştir. Böylece uyuşturucu ve seks partileri söylemi, daha geniş bir güç mücadelesinin vitrine çıkan yüzü olarak sunulmuştur. Magazin diliyle başlayan haber akışı, jeopolitik bir hesaplaşmanın parçası gibi konumlandırılmıştır.
Bir spikerin tutuklanmasıyla başlayan süreç, kısa sürede çok katmanlı bir anlatıya dönüşmüştür. Her yeni ayrıntı, yeni bir başlık üretmiş; basit cevapların yetmediği bir tablo ortaya çıkmıştır. Bu tablo, modern medyada bir haberin nasıl hızla evrildiğini ve farklı senaryoların nasıl eş zamanlı dolaşıma sokulduğunu açık biçimde göstermektedir.
Haberlerin servis hızı, kullanılan kelimelerin sertliği ve sosyal medyada kurulan yargı düzeni, dijital çağın infaz mekanizmasıdır. Doğrulama geri plana itilmekte; hukuk zeminine bakılmadan kanaat oluşturulmaktadır. Somut veri, yerini kırıntı bilgiye bırakmaktadır. Ortaya çıkan baskı ortamında savunma alanı daralmakta, isimler hızla yıpratılmaktadır. Hakikat ise bu gürültüde kaybolmaktadır.
Bu yöntemlerin en çıplak örneklerinden biri Adnan Oktar yapılanmasında görülmüştür. Yargı kayıtlarına giren bu yapı, cinselliği ve sözde maneviyatı mutlak itaati sağlamak için kullanmıştır. Bal tuzağı, burada istisnadan öte başlı başına bir yönetim tekniğidir. Bu nedenle benzer dosyalar magazin başlığına indirgenecek hikâyelerden daha ziyade güvenlik ve hukuk açısından ciddi uyarılar taşımaktadır.
O zaman bıkmadan, usanmadan ve üşenmeden sormak gerekiyor.
Güç mücadelesi gerekçesiyle başvurulan bu yolların sınırı nerede başlayıp, nerede bitiyor?
Hukukun geri çekildiği yerde boşluğu kim veya kimler dolduruyor?
Medya bu tabloda denetleyici rolünü koruyabiliyor mu, yoksa bir infaz aracına mı dönüşüyor?
Ahlak söylemiyle yürütülen teşhirlerin çoğu kez daha büyük hesaplaşmaları perdelediği artık gizlenemiyor. Türkiye’nin yakın geçmişi, isimlerin yıpratıldığı fakat düzenin sorgulanmadığı dosyalarla doludur. Hukuk işlemektedir, ipin ucunu yakalayan savcıların şayet burada bir “bal tuzağı” varsa sonuna kadar gidip, gerekeni yapacağından şüphemiz yoktur.
Bugün konuşulan aktörler yarın değişmektedir. Yöntem, sessizlik sürdükçe varlığını korumaktadır. Gerçeğin izini kaybedenler ve kolay unutanlar, aynı oyunun tekrar sahnelendiği bu karanlık düzende yalnızca izleyici olmaktadırlar. Bu da meselenin en sarsıcı tarafıdır. Bazı meseleler, hukuk, adalet, hak, hakikat, ahlak, inanç, etik anlatılarak çözüm bulamamaktadır. Ahlaki erozyonla mücadele giderek zorlaşırken, masumiyet karinesi de zedelendikçe zedelenmektedir.
.
Muhammed Işık, dikGAZETE.com
İtibarın hedefe konduğu alan: Bal tuzağı, medya ve güç oyunu
Türkiye’de gündem, magazin veya istihbarat kulislerine kaydığında, dolaşıma giren “bal tuzağı” kavramı çoğu zaman hafif bir merakla, magazin çağrışımlarıyla ele alınmakta; gizli ilişkiler, kayıtlar, özel hayat ayrıntıları konuşulmaktadır. Tartışma bu dar çerçevede tutulmakta ve asıl mesele, bilinçli bir biçimde arka plana itilmektedir. Birileri sosyal medya etkisinden de istifade ederek ve “cambaza bak cambaza” diyerek dikkatleri farklı yöne çevirmektedir.
Oysa ortada rastgele gelişmiş olaylar yoktur. Soğukkanlı, aşamalı ve önceden kurgulanmış bir düzenek çalışmaktadır. Güncel istihbarat pratiklerinde bal tuzağı, basit bir şantaj malzemesi sayılmamaktadır. Hedef; bir kişiyi etkisizleştirmek, gerekiyorsa tasfiye etmek ve temsil ettiği konumla birlikte oyunun dışına atmaktır. Fiziki baskının yerini, insan zaaflarının silaha dönüştürüldüğü yöntemler almaktadır. Amaç yalnızca susturmak değildir; itibarın geri dönüşsüz biçimde zedelenmesi, çevresinin de bu yıkıma dâhil edilmesidir.
Daha dikkat çekici olan, bu yöntemle bir bağlılık ilişkisi üretilmesidir. Tuzağa düşen, kendi kararlarını veren bir aktör olmaktan çıkmakta; kurulan planın parçasına dönüşmektedir. Kritik süreçlere nüfuz etmek ve dengeleri yeniden kurmak için bu yol, hâlâ en eski ve en etkili anahtarlardan biridir.
Son dönemde Ela Rumeysa Cebeci ve Mehmet Akif Ersoy çevresinde dönen tartışmalar, bu alanın ne kadar hareketli olduğunu yeniden göstermektedir. Burada belirleyici olan isimlerden daha ziyade anlatının nasıl kurulduğudur. Gelişmeler, kendiliğinden akan bir haber zinciri izlenimi vermemektedir. Her başlık, her sızıntı, her vurgu belirli bir iletişim düzeninin parçası gibi durmaktadır.
Ela Rumeysa Cebeci’nin kamuoyuna yansıyan profili, iddialarla yan yana getirildiğinde çarpıcı bir tablo ortaya çıkarmaktadır. İmam Hatip Lisesi geçmişi, ilerleyen yıllarda şekillenen modern medya kariyeriyle belirgin bir gerilim üretmektedir. Bu gerilim, tartışmaların seyrinde özellikle öne çıkarılmıştır.
Soruşturma sürecinde alınan saç örneğinin Adli Tıp Kurumu tarafından incelenmesi ve uyuşturucu testinin pozitif çıkması kamuoyuna yansıtılmıştır. Ardından savcılığa verilen ek ifade, dosyanın merkezine oturmuştur. Cebeci, geçmişte uyuşturucu kullandığını kabul etmiş; THC kullanımının Türkiye’de suç olduğunu bilmediğini öne sürmüştür. Yıllarca adli ve kriminal haberler sunmuş bir televizyoncunun, yaygın biçimde bilinen bir suçtan habersiz olduğunu söylemesi kamuoyunda soru işaretleri doğurmuştur.
Bununla yetinilmemiş, dosya giderek genişletilmiştir. Varlıklı ve etkili erkeklerle kurulan ilişkilerin gizlice kayda alındığı, bu kayıtların arşivlendiği, şantaj amacıyla kullanıldığı, ABD seyahatlerinde yurt dışına çıkarıldığı ve bu ağda başka kadınların da yer aldığı iddiaları dolaşıma sokulmuştur. Bazı yorumlar, meselenin sıradan bir şantaj hikâyesini aşarak uluslararası bir istihbarat dosyasına dönüşebileceğini öne sürmüştür. Bu noktada bilgi ile varsayım arasındaki sınır giderek bulanıklaşmıştır.
Tartışmanın bir başka katmanı, sürecin Habertürk çevresi ve dış istihbarat bağlantılarıyla ilişkilendirilmesiyle açılmıştır. Bu anlatının merkezine Mehmet Akif Ersoy yerleştirilmiş; ailesi üzerinden “İran bağlantılı dinî yapılarla temas kurulduğu, uzun süredir izleme altında bulunduğu” iddiaları dillendirilmiştir. Böylece uyuşturucu ve seks partileri söylemi, daha geniş bir güç mücadelesinin vitrine çıkan yüzü olarak sunulmuştur. Magazin diliyle başlayan haber akışı, jeopolitik bir hesaplaşmanın parçası gibi konumlandırılmıştır.
Bir spikerin tutuklanmasıyla başlayan süreç, kısa sürede çok katmanlı bir anlatıya dönüşmüştür. Her yeni ayrıntı, yeni bir başlık üretmiş; basit cevapların yetmediği bir tablo ortaya çıkmıştır. Bu tablo, modern medyada bir haberin nasıl hızla evrildiğini ve farklı senaryoların nasıl eş zamanlı dolaşıma sokulduğunu açık biçimde göstermektedir.
Haberlerin servis hızı, kullanılan kelimelerin sertliği ve sosyal medyada kurulan yargı düzeni, dijital çağın infaz mekanizmasıdır. Doğrulama geri plana itilmekte; hukuk zeminine bakılmadan kanaat oluşturulmaktadır. Somut veri, yerini kırıntı bilgiye bırakmaktadır. Ortaya çıkan baskı ortamında savunma alanı daralmakta, isimler hızla yıpratılmaktadır. Hakikat ise bu gürültüde kaybolmaktadır.
Bu yöntemlerin en çıplak örneklerinden biri Adnan Oktar yapılanmasında görülmüştür. Yargı kayıtlarına giren bu yapı, cinselliği ve sözde maneviyatı mutlak itaati sağlamak için kullanmıştır. Bal tuzağı, burada istisnadan öte başlı başına bir yönetim tekniğidir. Bu nedenle benzer dosyalar magazin başlığına indirgenecek hikâyelerden daha ziyade güvenlik ve hukuk açısından ciddi uyarılar taşımaktadır.
O zaman bıkmadan, usanmadan ve üşenmeden sormak gerekiyor.
Güç mücadelesi gerekçesiyle başvurulan bu yolların sınırı nerede başlayıp, nerede bitiyor?
Hukukun geri çekildiği yerde boşluğu kim veya kimler dolduruyor?
Medya bu tabloda denetleyici rolünü koruyabiliyor mu, yoksa bir infaz aracına mı dönüşüyor?
Ahlak söylemiyle yürütülen teşhirlerin çoğu kez daha büyük hesaplaşmaları perdelediği artık gizlenemiyor. Türkiye’nin yakın geçmişi, isimlerin yıpratıldığı fakat düzenin sorgulanmadığı dosyalarla doludur. Hukuk işlemektedir, ipin ucunu yakalayan savcıların şayet burada bir “bal tuzağı” varsa sonuna kadar gidip, gerekeni yapacağından şüphemiz yoktur.
Bugün konuşulan aktörler yarın değişmektedir. Yöntem, sessizlik sürdükçe varlığını korumaktadır. Gerçeğin izini kaybedenler ve kolay unutanlar, aynı oyunun tekrar sahnelendiği bu karanlık düzende yalnızca izleyici olmaktadırlar. Bu da meselenin en sarsıcı tarafıdır. Bazı meseleler, hukuk, adalet, hak, hakikat, ahlak, inanç, etik anlatılarak çözüm bulamamaktadır. Ahlaki erozyonla mücadele giderek zorlaşırken, masumiyet karinesi de zedelendikçe zedelenmektedir.
.
Muhammed Işık, dikGAZETE.com