- 16-01-2026 19:14
- 3608
Emekliler yoksullaşırken kim zenginleşiyor?
Türkiye’de emekliler artık yalnızca hayatlarının sonbaharını değil, yoksulluğun en sert kışını yaşıyor. En düşük emekli maaşı alan milyonlar için mesele artık “refah” değil, hayatta kalma meselesine dönüşmüş durumda. Açlık sınırının 30 bin liraya dayandığı bir ülkede, emeklilere yapılan maaş artışlarını “müjde” diye sunmak; çok da karşılığı olmasa gerek.
Sorun yalnızca düşük maaşlar değil; küresel bazda bilinçli bir yoksullaştırma politikası ile yüzleşiyor olabilir miyiz?
Nominal zam var, reel kayıp büyük…
Emekli maaşları her yıl artırılıyor gibi görünüyor. Ancak bu artışlar kâğıt üzerinde kalıyor. TÜİK’in tartışmalı enflasyon verileriyle yapılan zamlar; pazardaki, mutfaktaki, kiradaki gerçek fiyat artışlarını karşılamıyor. Sonuç ortada: Emeklinin maaşı artıyor ama alım gücü sürekli düşüyor.
Büyükşehirlerde ‘AVM’ler, caddeler tıklım tıklım. Elbette kazanan bir kesim var. Ama şehrin sokaklarında, evlere; et ve süt ürünleri girmiyor. Nesiller proteinsiz besleniyor. Okul çocuklarının beslenme çantaları ve kantin fiyatları da zaman zaman tartışma konusu oluyor.
Bugün ortalama emekli maaşı, asgari ücretin altına inmiş durumda. Dahası, emeklilerin milli gelirden aldığı pay tarihsel olarak en düşük seviyelere gerilemiş bulunuyor. Kişi başı milli gelir rakamları her yıl yükselirken, emeklinin cebine giren para neden bu artışı yansıtmıyor? Bu sorunun cevabı verilmelidir.
“Sefalette eşitlik” politikası…
Sistemin en adaletsiz yönlerinden biri de emekli maaşlarının en düşük aylığa doğru eşitlenmesi. Yıllarca yüksek prim ödemiş, sistemin yükünü taşımış emekliler, bugün neredeyse en düşük maaş alanlarla aynı gelire mahkûm ediliyor. Bu, sosyal devlet anlayışı değil.
Bu yaklaşım, sadece bugünün emeklilerini değil, yarının çalışanlarını da vuruyor. Çünkü sistem şu mesajı veriyor: “Ne kadar prim ödersen öde, sonunda alacağın değişmeyecek.” Bu, sosyal güvenlik sistemine duyulan güveni temelden sarsıyor.
Faize var, emekliye yok!..
Devlet bütçesinde tablo çarpıcı. Trilyonlarca lira faiz ödemesi yapılırken, konu emekli maaşlarına gelince “mali disiplin” hatırlanıyor. Çalışana ve emekliye kemer sıktırılırken; faiz giderlerine dokunulmuyor. Yıllardır eleştirilen “faiz lobisi” söylemi, rakamlar önümüze geldiğinde sessizliğe gömülüyor.
Oysa sorun emekli sayısının fazlalığı değil. Sorun, devletin emekliye yaptığı katkının bilinçli olarak azaltılması ve maaşların baskılanmasıdır. Bu tercih politik bir tercihtir; kader değildir.
Çalışmak zorunda bırakılan emekliler…
Bugün milyonlarca emekli, geçinemediği için yeniden çalışıyor. Bu, “aktif yaşlanma” değil; zorunlu emeklilik ihlalidir. İnsanlar dinlenmesi gereken bir dönemde, düşük ücretli ve güvencesiz işlerde çalışmak zorunda kalıyor. Bu durum hem işsiz gençleri hem de yaşlıları mağdur eden bir yapıya dönüşüyor.
Uluslararası karşılaştırmalarda Türkiye, emekli maaşlarının milli gelire oranı açısından en kötü ülkeler arasında yer alıyor. Bu tablo, ekonomik tercihlerimizin sosyal sonuçlarını açıkça gösteriyor.
Çözüm var mı? Elbette var!..
Sorunun çözümü teknik değil, politiktir:
- Emekli maaşları açlık sınırının altında olmayacak şekilde yeniden düzenlenmelidir.
- Maaş artışları TÜİK’in değil, gerçek hayat enflasyonunun esas alındığı şeffaf bir sistemle yapılmalıdır.
- Uzun yıllar yüksek prim ödeyenlerin kaybı telafi edilmeli, prim–maaş dengesi yeniden kurulmalıdır.
- Devletin sosyal güvenliğe katkısı artırılmalı; bütçede emekliye ayrılan pay, faiz giderleriyle kıyaslanabilir hale getirilmelidir.
- En düşük emekli maaşı, asgari ücretin altında kalmayacak şekilde kalıcı bir tabana bağlanmalıdır.
Son söz…
Eğer mevcut politikalar devam ederse, yalnızca emekliler değil, çalışanlar da yoksulluğa sabitlenecek. Maaşlar asgari ücrete, hayatlar ise geçim mücadelesine kilitlenecek. Bu gidişatın adı büyüme değil, toplumsal fakirleşmedir.
Gerçek refah; kâğıt üzerindeki zamlarla değil, alım gücünün korunması, adil gelir dağılımı ve emeklilerin insanca yaşayabileceği bir sosyal devlet anlayışı ile mümkündür. Aksi halde, büyüyen rakamların küçülen hayatları gizlediği bir ülkede yaşamaya devam ederiz.
.
Mehmet Yıldırım, dikGAZETE.com