- 03-02-2026 09:04
- 647
Geçmeyenler için İstanbul
(Galata'dan bir yazı)
Galata Köprüsü’nde duruyorum; geçmek üzere olanların omuzlarından süzülen aceleyi, oltasını suya bırakmış bir adamın sabrını, rüzgârın ceket yakamda bıraktığı tuzlu izi hissederek. Altımda su var; rengi kararsız, sesi sabırsız, hafızası ağır. Üzerimde şehir akıyor ama ben akmıyorum. Durmak istiyorum; çünkü bazı şehirler ancak durunca konuşur.
Bu su, uzun zamandır iki yakaya bakıyor. Bakıyor ama ayırmıyor; bakıyor ve her ikisini de kendince tutuyor. Bir kıyıda kelimeler daha hızlı söylenmiş gibi, adımlar daha kararlı, yüzler biraz daha dışarı dönük. Öteki kıyıda sesler içeri doğru çekiliyor sanki; zaman kendi etrafında dolaşıyor, bakışlar bir yere yetişmek için değil, kalmak için var. Bunlar isimlendirilecek farklar değil; hissedilen, sezilen, yanından geçerken omza değen hâller.
Köprü, bu iki hâlin arasında bir cümle gibi duruyor; başı bir yere, sonu başka bir yere ait ama asıl anlamı ortasında. Suya baktıkça zamanın doğrusal olmadığını anlıyor insan. Geçmiş burada arkada kalmış bir şey değil; suyun yüzüne vurup geri çekilen, sonra yeniden gelen bir dalga. Efresiyab’ın hikâyesindeki gibi, olan biten bitip gitmiyor; katmanlanıyor. Her şey biraz eksik, biraz fazla, biraz da hâlâ burada.
Balık tutanların yüzünde bunu görmek mümkün. Ne bir yakaya yetişme telaşı var üzerlerinde ne ötekine varma niyeti.
Bekliyorlar. Beklerken şehir onlardan geçiyor. Ayakları köprüde, bakışları suda, elleri sabırda. Belki de İstanbul’un en sahici hâli bu bekleyişte saklı; acele etmeyen, taraf tutmayan, durarak anlayan bir hâl.

Burada tarih yüksek sesle konuşmaz; kendini hissettirir. Tahtaların arasından sızan eski adımlar, pasla karışmış deniz kokusu, rüzgârın getirdiği yarım kalmış cümleler… Aynı anda hem eski bir İstanbul’un gölgesindesin hem bugünün parlayan ekran ışıkları süzülüyor gözlerinden içeri. Zaman, burada üst üste biniyor; birbirini boğmadan, birbirini silmeden.
Bugün farklar daha sessiz ama daha ince. Artık kıyılar değil, alışkanlıklar ayırıyor insanları. Aynı köprüden geçen iki kişi, aynı suya bakan iki göz, bambaşka dünyalar taşıyor içinde. Yine de bu ayrım sert değil; geçirgen, sızan, karışan bir ayrım. Sesler birbirine değiyor, kokular yer değiştiriyor; farklar kapanmıyor ama düşman da olmuyor.
İstanbul’da iki yaka meselesi Boğaz’la açıklanamayacak kadar eski, Galata’yla anlatılacak kadar derin. Çünkü burası şehrin kalbinin attığı yerlerden biri. Burada ayrılık, coğrafyadan değil, ruhtan geçiyor. Aynı şehirde iki tempo, iki susuş, iki bakış biçimi yan yana duruyor.

Köprünün ortasında durunca şunu anlıyorum: İstanbul insana taraf seçtirmez, denge öğretir. Geçmek kolaydır; durmak cesaret ister. Galata Köprüsü hâlâ bunu fısıldar: ayrılık bir kopuş değildir, bir mesafedir. Çünkü bazı mesafeler, insanın kalbinin ikiye bölünmemesi içindir. İstanbul böyle bir yer işte; insanı ikiye ayırmaz, ikiye bakmayı öğretir, sonra ikisini de kalbinde taşımayı.
.
Arzu Leyal, dikGAZETE.com