- 08-01-2026 15:30
- 4307
ATSIZ – TÜRKEŞ – ATATÜRK ANALİZİ
Nihal Atsız, Alpaslan Türkeş ve Atatürk son yüz senedir fikri alanda Türk tarihini etkileyen en önemli üç isimdir vardır. Bu üç ismin fikirleri zahiren birbirine çok yakın görünse de özellikle Nihal Atsız’ı diğerlerinden ayıran çok önemli noktalar mevcuttur. Bu makalemde, yakın Türk tarihini etkileyen bu üç ismin fikirlerini Nihal Atsız’ın fikrini merkeze alarak derin bir analiz yapmaya çalıştım.
Nihal Atsız, özellikle dini alanda çok tartışılan bir isimdir ve genel olarak Müslüman Türk toplumunda Nihal Atsız’ın “İslam düşmanlığı” meselesi, sıkça tartışılan bir konu haline dönüşmüştür. Konuyu netleştirmek için bu husustaki iddiaları, Atsız’ın gerçek tutumunu ve eleştirilerin kaynağının ne olduğunu ortaya koyarak analiz etmeye çalışacağım.
Nihal Atsız’a “İslam düşmanı” ithamının yöneltilmesinin sebeplerinin başında onun aşırı derecede “Irk merkezli Türkçülük” yapması gelmektedir.
Atsız, Türk kimliğini sadece ırk ve soy ekseninde tanımlar. Bu yaklaşım, bin seneden beri İslam ile iç içe girmiş Türklerin farklı algılanmasına sebep olacak unsurları içinde taşımaktadır.
İleri seviyede bir ırk temelli düşünceye sahip olan Atsız’ın, “Din değişebilir, fakat soy değişmez.” demesi onun “İslam’ı ikinci planda gören biri” gibi gösterilmesine sebep olmuştur. Sadece Türklüğü öne çıkararak İslam’ı görmezden gelmesi ise “Ancak inananlar kardeştir” anlayışını merkeze alan İslam ile çatıştığı için bazı çevrelerce “İslam’a karşı” olarak tanınmıştır.
Atsız’ın din düşmanı olarak tanıtılmasının bir gerekçesi de Arap ve İran eleştirileri olmuştur. Atsız, kaleme aldığı tarih yazıları ve makalelerinde, Türkler üzerinde etkili olan Arap milliyetçiliği ve İran kültürel etkisini çok sert biçimde eleştirirken bazen İslam ile iç içe geçmiş unsurları hedef aldığı için, “İslam’a saldırıyor” denilerek din düşmanı ilan edilmiştir.
Atsız’ın genel anlamda sergilediği laik ve pozitivist tavrı da onun din düşmanı olarak tanınmasına sebep olmuştur. Atsız, yazılarında haklı olarak halk tarafından İslam ile eşit zannedilen tarikatlara, dini istismar eden yapılara ve din diye bilinen meşhur hurafelere açıkça karşı çıkmıştır. Bu meselenin gerçekliği iyi anlatılamayınca Atsız, özellikle dinî çevrelerde hedef hâline getirilmiştir.
Atsız’ın Müslüman olup olmadığı konusu da sık sık tartışılan meselelerden biridir.
Atsız, İslam’ı Türklerin tarihi bir gerçeği olarak kabul eder, açık biçimde İslam’a hakaret etmemiştir. Ancak İslam’ı siyasi ve sosyal hayatı belirleyici merkez olarak da kabul etmemesi onu tartışmaların merkezine yerleştirmiştir.
Atsız, İslam dininin inananları kardeş sayan “Ümmet” fikrini reddeder. Onun için esas olan Türklüktür ve Türklüğü, İslam dâhil, her şeyin üstünde tutar.
Atsız’ın İslam’a yaklaşımı “İslam, Türk’e hizmet ettiği sürece değerlidir. Türklüğün önüne geçerse reddedilir.” şeklindedir. Atsız’ın “Ben Türk’ün menfaatini her şeyin üstünde tutarım” şeklindeki sözü buna örnek olarak gösterilebilir. Onun bu yaklaşımı, Müslümanlar arasında “Dinsizlik” olarak algılanırken, Milliyetçiler tarafından da “Aşırı sertlik” olarak kabul görmüştür.
Atsız, eserlerinde Türkçülüğü İslam dininin önüne koyan radikal bir Türkçüdür. Bu sebeple İslamcılar onu sevmez ve hatta bazı Türkçüler bile bu tavrı sebebiyle ona mesafeli durur.
Atsız’ın din ile ilişkisini açıklayan önemli bir tanık da bizzat oğlu Yağmur Atsız’dır.
Nihal Atsız’ın oğlu Yağmur Atsız, çeşitli röportaj ve yazılarında özetle şunları söylemiştir:
- Babam dindar değildi.
- İslamî inancı yoktu.
- Kur’an’ı, Muhammed’in yazdığını söylerdi.
- İslam’ı bir inanç sistemi olarak benimsemiş biri değildi. İslam’a eleştirel yaklaştı.
- Muhammed’in dostları Sahabeler için kullandığı ‘Peygamberin yâveleri’ sözleri vardır.
- Türkçülüğü dinin çok önünde tutardı.
Yukarıda özetlenen sözler bir “yorum” değil, birinci derece tanık olan oğlunun beyanlarıdır.
Hz. Muhammed’in dostları olan Sahabelere “Peygamberin yâveleri”, genel İslam inancına göre ağır derecede saygısızlık ve hakaret olarak sayılmıştır. Bu ve benzeri ifadeler Atsız’ın, İslamî hassasiyetleri olan biri olmadığını ve klasik anlamda Müslüman kabul edilmediği algısını oluşturmuştur.
Ancak yazılarına ve eserlerine baktığımızda inanç ve ibadet bakımından inanmış gibi biri görünmese de İslam’a saygısızlığını açık biçimde göstermezdi.
Atsız, genel olarak yazılarında İslam’ı yok edilmesi gereken bir düşman olarak değil, Türklüğün önüne geçen bir unsur olarak görmüştür. Yani Atsız’ın düşmanlığında “Teolojik bir İslam düşmanlığı” değil, “ideolojik ve Türkçü bir reddiye” söz konusudur.
Atsız, yazdığı yazılar ve kitaplarında açık biçimde Türklüğü İslam dininin üstünde gören, “Pagan-Türkçü” bir çizgidedir.
Atsız’ın bu tavrı bugün özellikle İslamiyet’i din olarak kabul eden Milliyetçi çevrelerde kafa karıştıran birçok nokta ve çelişkinin doğmasına sebep olmuştur.
Bugün bazı çevrelerin, Atsız’ı “Türk-İslam Ülküsü”nün savunucusu ve “Dindar bir milliyetçi” gibi göstermeye çalışmaları hem Atsız’ın hatırasına ve fikirlerine saygısızlık hem de gerçeğe aykırı bir durum oluşturmaktadır.
Atsız’ın sıkça tartışılan “Din değiştirilebilir, fakat soy değiştirilemez” şeklindeki ifadeleri, Müslümanlar tarafından çok tepki görmüştür. Ancak Atsız bu sözünde açık biçimde “Bir Türk, Müslüman olabilir, Hıristiyan olabilir, Tengrici olabilir. Ama Türk olmaktan çıkmaz.” demektedir.
Bu söz, İslam’ın bütün inananları kardeş yapan inancından doğan “Ümmet” inancına reddiyedir.
Atsız başka bir sözünde, “Türk tarihi İslam’la başlamaz.” diyerek bir gerçeğin üzerini de örtmüştür.
Atsız, Türk tarihini, henüz Müslüman olmamış Hunlar, Göktürkler ve Uygurlar üzerinden okuyarak, “Türk’ün değeri, İslam’dan önce de vardı.” demesi bazı çevrelerde “Atsız İslam’ı küçümsüyor” algısının doğmasına sebep olmuştur.
Atsız’ın yazılarını ve kitaplarını incelediğimizde açıkça “Ümmetçiliğe ve Şeriat devleti fikrine” karşı olduğu anlaşılmaktadır. Yine onun haklı olarak, “Din üzerinden siyaset yapılmaz, Tarikat ve şeyhlik sistemi kalkmalıdır, Bugün yaşanan Müslümanlık Arap örfüdür.” tezlerini savunması yüzünden İslamcı çevrelerle tamamen zıt kutupta yer almıştır.
Atsız, açık biçimde “Türk-İslam Ülküsü” fikrine de karşı çıkmıştır: “Türk, İslam’ın taşıyıcısı olamaz. İslam, Türk’ün üst kimliği olarak kabul edilemez ve devletin temeli din değil, ırk ve millet olarak vardır.”
Atsız bu fikirleriyle döneminin MHP, “Aydınlar Ocağı” ve 1980 sonrası resmî milliyetçilik çizgileriyle uzlaşamamıştır.
Bu yüzden, “Siyasal İslamcılar” Atsız’ı “dinsiz” ilan ederken, muhafazakâr milliyetçiler ise “çok sert ve kabul edilemez” bulmuştur. Atsız’ın izinden giden “Irkçı Türkçüler” ise Atsız’ı adeta bir “Peygamber” olarak kabul etmiş ve bu itikatlarını bugün de sürdürmektedirler.
Atsız’ın İslam’a karşı duruşunun ideolojik kaynağı “Ümmet” fikrinin Türkçülüğü yok edeceği korkusu olmuştur. Bu saplantısı yüzünden, İslam’ı üst kimlik olarak reddeder ve Türklerin İslam’la ikinci plana itildiğini savunmuştur. Bu anlamda Atsız, Müslüman toplumda yaşamış ama İslam’a aidiyet duymamış bir Türkçü olarak tanınmıştır. Onun bu yönü gizlenerek bugün bazı çevrelerin hâlâ “Atsız Müslümandı” fikrini savunmasının altında yatan gerçek, ırk eksenli Türkçülere bir ikon lazım olma ihtiyacıdır.
Bugün ırkçı Türkçüler, kahir ekseriyeti Müslüman olan Türkleri kaybetmek istememekte ve sert Türkçülüğü meşrulaştırmak istemektedir. Daha açık ifadeyle dindar kitleyle çatışmayı göze alamamaktadırlar. Ancak bu hareket hem Atsız’ın fikirlerine ihanet ve hem de tarihe makyaj çekmektir, hakikatin üstünü örtmektir.
Atsız bugün yaşasaydı kendisini “Müslüman Türkçü” diye tanıtmak isteyenlere en sert şekilde karşı çıkar ve onlara gereken dersi verirdi.
Atsız’ın Atatürk algısı da çarpıtılmıştır. Atsız, Atatürk düşmanı değildi ama asla “Kemalist” de olmamıştır.
Atsız, Gazi Mustafa Kemal’i Türk devletini kurtaran asker olarak görmüş, Milli Mücadele’ye saygı duymuş ve Cumhuriyet’in Türkçü yönünü sahiplenmiştir.
Atsız’ın Atatürk ile ayrıştığı noktalar, “Halkçılık–devrimcilik ideolojisi, Yurttaşlık esaslı millet tanımı, Irk vurgusunun zayıflığı” konularında olmuştur.
Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” derken Atsız buna karşı çıkmış ve “Türk, soyla olur; vatandaşlıkla değil” demiştir. Yani Gazi, “Siyasi ve milli bir Türklüğü” savunurken, Atsız, “Biyolojik, ırkî Türklüğü” savunmuştur.
Kendilerini “Atsızcı” olarak tanıtanların bugün sayılarının azlığı ve fikri anlamda tıkanmalarının temelinde de meseleye bu çok dar açıdan bakmaları ve gerçekleri görmek istememeleri yatmaktadır.
Bugün Türk milletinin yüzde 90’ı Müslümandır ve böyle bir toplumda ırkçılık temelli söylem, kitlesel karşılık bulamaz. Reel politik olarak ırkçılığın reddedildiği bir dünyada biyolojik ırk siyasetinin devlet kuramayacağı gerçeği görmezden gelinmektedir
Atsızcı çizgi bu anlamda, “Gerçeklerden uzak, romantik, sert, tavizsiz ve uzlaşmaz” görünmektedir. Bu yöntem belki edebiyatta etkili olur ama siyasette asla temel bulamaz ve bulamayarak tıkanmıştır.
Bugünkü Atsız çizgisindeki ırkçı Türkçülerin en büyük çelişkileri, Müslüman bir toplumda yaşıyor olmalarına rağmen İslam’la kavgalı bir ideoloji savunuyor olmalarıdır. Devleti eleştiriyorlar ama alternatif bir devlet modeli sunamıyorlar. Bu açıdan ya marjinalleşiyor ya da farkında olmadan karşı çıktıkları “Türk-İslam Ülküsü”ne kayarak temel fikri temellerini kaybediyorlar.
Atsız bugün yaşasaydı kendisini savunduğu fikirlerden başka mecralara sürükleyerek siyasi emelleri için kullananlara ilk itiraz eden olur ve “kendinize gelin” diye yüksek sesle haykırırdı.
Tarihi olarak saf ırkın olmadığını herkes kabul etmektedir. Atsız’ın savunduğu Irkçılık, devlet yönetimi için dar, dışlayıcı ve gerçeklerden uzaktır.
Buna karşılık Gazi Mustafa Kemal ve Alpaslan Türkeş çizgisi millet temelli bir anlayışı savunur. Bu anlayışta, “Ortak dil, ortak tarih, ortak kültür, ortak gaye, ortak kader vb.” öğeler hakimdir.
Bu çizgi gerçekçidir ve devlet kurabilir, toplumu birleştirir. Milleti inançla çatıştırmaz. Devletin, ırkla değil milletle kurulduğunu kabul eder. “Ne mutlu Türk olana” değil, “Ne Mutlu Türküm diyene” şeklindeki “Millet anlayışı”nı kabul eder. Bu anlayış birleştiricidir, bütünleştiricidir.
Atsız, Atatürk ve Türkeş çizgisi karşılaştırdığımızda karşımıza şöyle bir tablo çıkar:
Nihal Atsız, fikir planında var ama bunun uygulanabilirlik alanı yoktur.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, reel politik alan siyasi gerçeklikle hareket etmiş ve dinsiz devlet olamayacağı gerçeğini kabul etmiştir.
Başbuğ Alpaslan Türkeş ise milletin birliğinden yanadır. Milleti birleştiren en önemli öğelerden birinin din olduğunu kabul eder. Sosyal birliği savunur. Türk İslam Ülküsünden yanadır ve gerçekçidir.
Bu sebeple Atsız için şöyle bir sonuca varabiliriz:
“Atsız’ın eserleri okunur, tartışılır, insanı etkiler ama asla devlet fikri olamaz. Atsız, Türkçülüğün en keskin vicdanıdır ama devlet aklı değildir.”
Burada şöyle bir soru akla gelebilir:
“Atsız neden Tengriciliğe / pagan Türkçülüğe yaklaştı? Din gerçeğini göremedi?”
Çünkü Atsız’ın meselesi hiçbir zaman din arayışı olmamış, tamamıyla kimlik arayışına odaklanmıştır. Atsız’ın temel problemini, “Türk, neden kendi tarihini başkasının dini üzerinden tanımlasın?” şeklinde özetleyebiliriz.
Atsız’a göre, İslam sonradan gelmiş bir dindir. Hâlbuki İslam Hz. Âdem ile başlayan Hz. Muhammed ile kemale eden bir dindir.
Atsız’ın Tengriciliği, inançtan çok ideolojik bir semboldür. “Türk, İslamsız da Türk’tür” iddiasının dayanağı fikri de budur.
Atsız’ın hayatına baktığımızda hiçbir zaman Allah’ı aramadığı görürüz. Onun bütün aradığı Türklük olmuştur. Bu aşırı tavrı sebebiyle Türkeş onunla yollarını ayırmıştır.
Atsız – Alparslan Türkeş kopuşunun sadece siyasi değil, derin biçimde itikadi ve ideolojik boyutu da vardır.
Alpaslan Türkeş’in çizgisini şöyle özetlemek mümkündür:
- Türk milleti büyük ölçüde Müslüman’dır.
- Türkler bin yıldır İslam’ın bayraktarlığını yapmıştır.
- Toplumla bağ kurmak için İslam dışlanamaz.
- Devlet ve toplum dinle kavga edemez
Türkeş bu sebeple “Türk-İslam Ülküsü” çizgisini benimsemiştir.
Atsız bu hususlara itiraz etmiş ve bunları “Taviz verme, yumuşama, Türkçülüğün sulandırılması vs.” olarak kabul etmiştir.
Kopuşun asıl nedeni Türkeş’in meseleye stratejik bakarken Atsız’ın doktriner bakmasıdır. Meselelere sadece doktriner gözle bakmak, insanları çoğu kez gerçekte yaşananlarla çatıştırır.
Türkeş, İslam’ı toplumu birleştirici bir çimento olarak görürken, Atsız, İslam’ı Türklüğün önünde büyük risk ve engel olarak görmüştür.
Bu yüzden, Atsız fikri genel olarak Türkeş’in kurduğu MHP’de kendisine alan bulamamıştır. Burada net konuşmak gerekirse bu iki fikrin uzlaşması fikirlerin tabiatına terstir.
Bu açıdan milliyetçiler arasında “Türkçülük mü?”, “Türk-İslam Ülküsü mü?” fikirleri arasında devamlı bir hesaplaşma yaşanmıştır.
Atsızcı Türkçülük özet olarak neyi savunur?
- Millet = Irk + Soy.
- Din = Değişken unsurdur.
- Devlet = Irk temelli olmalıdır.
- Ümmetçilik = Tehlikelidir.
- Din üst kimlik olamaz.
- İslam dokunulmaz değildir.
- İslam Türk’ün önündeyse reddedilir
Türkeş’in Türk-İslam Ülküsü fikri ise şunları savunur:
- Türk = Müslüman kimliğiyle anlam kazanır.
- İslam = Birleştirici ana omurgadır.
- Devlet = Milli ama dinle barışıktır.
- Tarih = Selçuklu–Osmanlı merkezlidir.
- İslam vazgeçilmezdir.
- Türk tarihi İslam’la zirveye çıkar.
- Dine mesafe değil, sahiplenme vardır.
Özet olarak bu iki fikir tabiatları itibariyle uzlaşamazlar?
Çünkü Atsızcı çizgi, “Türk, İslam’dan önce de büyüktü.” derken Türk İslam Ülküsü çizgisi “Türk, İslam’la anlam kazandı. Bin yıldır İslam’ın bayraktarlığını yaptı” demektedir.
Atsız’ın, kimlik meselesinde Türk’ün tarihinin İslam’la başlamadığını söylemesi doğrudur. Yine onun Türk’ün sadece din taşıyıcısı gibi görülmesine itirazı da haklıdır. Atsız, Ümmetçilik fikri içinde Türkçülüğün erimesi riskini erken görmüştür.
Atsız’ın, ikiyüzlülüğe tahammülsüzlüğü, din üzerinden siyaset yapanlara ve inancı çıkarları için kullananlara karşı takındığı sertliği, ahlaki olarak da tutarlıdır.
Ancak yanıldığı ve çıkmaza girdiği noktaların başında, “Irkçılığı mutlaklaştırması, devlet ve toplumun sadece ırkla yaşayacağına inanması, dine karşı kullandığı sert dil, Arapçılığı eleştirirken İslam’ı eleştirme hatasına düşmesi, Sahabe ve dini sembolleri küçümsemesi, vb.” noktalar gelmektedir.
Atsız’ın Türklükten İslam’ı dışlarken yerine alternatif koyamaması da bir handikaptır. Bu hususta fikir ne kadar güçlü olursa olsun sistem kuramamıştır. Peşinden gidenler de bu sebeple iki kola ayrılmıştır:
Birinci kol, “Atsızcı–Irkçı çizgi” olmuştur. Bu çizgide bugün bile “Saf Türk vurgusu, Pagan/Tengrici semboller, Sert dil” hakimdir. Sonuç itibariyle bu çizgide kültürel etki varlığını sürdürürken sosyal karşılık bulamamıştır.
İkinci kol ise “Türk-İslam Ülküsü” şekline dönüşmüştür. Bu çizgide olanlar, “Millet merkezli anlayışı, İslam’la barışık milliyetçiliği, Devletle uyumlu olmayı vb.” ilkeleri benimsemişlerdir.
Bu çizgi MHP’de vücut buldu, siyasete taşındı ve bugün “Devlet aklı”na dönüşerek güçlü bir şekilde varlığını sürdürmektedir.
Bugün birinci kolda “Türkçüyüm” diyenlerin çoğu ise ne yazık ki bir yandan, “Atsız’ı romantize” ederken diğer yandan onun bedelini ödemek istemeyerek büyük bir çelişkiye düşüyorlar.
Atsız’ı seviyorlar ama Müslüman toplumda yaşadıkları için ya Atsız’ı yumuşatıyorlar ya da sessizce farkında olmadan “Türk İslam Ülküsü”ne dâhil oluyorlar.
Yukarıdan beri anlatılanlar ışığında “Bugün milliyetçilik nasıl olmalı?” sorusuna şöyle bir cevap verebiliriz:
“Artık 20. yüzyılda değiliz. Saf ırk siyaseti bitti. Dinle kavga eden milliyetçilik yalnız kalır. Küresel çağda kimlik, çok katmanlıdır.”
Ancak bunu derken şu gerçekleri de unutmamak gerekir:
“Kimliksiz evrenselcilik de çöktü. Herkesle aynıyız diyen toplumlar eridi.”
O hâlde dengeyi şöyle sağlayabiliriz:
- Türk kimliği, “din, tarih, dil, kültürle vb.” unsurlarla oluşur.
- İslam, toplumun manevi omurgasıdır.
- Devlet laik olsa da dinle kavga etmemelidir.
- Millet, vatandaşlık ve aidiyetle belirlenmeli.
Aslında bu model, Atatürk’ün devlet aklının ve Türkeş’in Türk toplumunu toplumsal okumasının bir özetidir.
Atsız, taşırdığı ırkçı fikirlerle bu anlamda asla bir rehber olamaz. Ancak uyarıcı bir vicdan olarak kalmalıdır. Çünkü Atsız edebiyatla ideolojiyi iyi kullanan bir yazardır. Bu alanda fikirlerini makaleyle sınırlamadı; duygu üretmek için edebiyatı kullandı ve romanlar yazdı. Romanlarında daha çok kimlik hissi oluşturmayı hedefledi.
Atsız’ın romanlarındaki kahramanları, “yalnız, sert ve tavizsiz bir Türk” olarak karşımıza çıkar. Bu anlamda Atsız, edebiyatı, Türkçülüğü okunan fikir olmaktan çıkarıp, yaşanan duygu hâline getirirken, okuyucuya, “Sen seçilmişsin. Çoğunluk yoz. Yalnız kalman normal. Tek başına mücadelene devam etmelisin.” fikrini aşıladı.
Atsız’ın bu fikri, genç zihinlerde üstünlük hissi uyandırırken aynı zamanda yalnızlık ideolojisinin üremesine de sebep oldu. Örnek olarak; “Bozkurtlar”, “Ruh Adam” gibi romanlarının siyaset yerine kimlik radikalliği ürettiğini gösterebiliriz. Bu noktayı tutanların fevri davranarak, en ufak meselelere tahammül göstermeyerek MHP ve Ülkü Ocakları gibi kurumsallaşmış yerlerde duramamalarının en büyük sebebi de budur.
Özet olarak Nihal Atsız, Türk kimliğini uyandırdı, ama onu yönetemez hâle getirdi. Onun değeri, sistem kurmakta değil, sistemi rahatsız etmektedir.
Bu açıdan Atsız, okunmalı, tartışılmalı ama asla ölçü alınmamalıdır. Çünkü onun savunduğu saf ırkçı milliyetçiliğin hiçbir bilimsel temeli olmadığı gibi Müslüman Türk toplumunun gerçeğiyle de uyuşmamaktadır. Bu fikir devlet kuramaz, siyaset ve hukuk üretemez.
Bugün milliyetçilik için şunu diyebiliriz: “Milliyetçilik ne romantik Atsızcılık, ne ideolojik siyasal İslamcılık ve ne de kimliksiz küreselciliktir. Aksine milliyetçilik, milletle barışık yaşama, millet ve vatan için artı değer üretme ve Devleti ayakta tutma sanatıdır. Türk milliyetçiliği, Türk devletini güçlendiren, Türk milletini birleştiren, kültürünü koruyan, dinle kavga etmeyen ama devleti dine teslim etmeyen akılcı bir vatanseverliktir.
Milliyetçilik, bağırmak, öfkeli olmak, slogan atmak değildir. Aksine Milliyetçilik, ilmi donanıma sahip olmak, tarih bilmek, Devlet nasıl kurulur, nasıl yıkılır öğrenmek, düşmanın silahıyla silahlanarak güçlü olmak, gerektiğinde vatanı ve milleti için her türlü fedakârlığı sergilemektir.
Gerçek milliyetçiler, devletle kavga etmez, devletin kurumlarını yıpratmaz, kriz zamanlarında devleti ayakta tutar. Bu anlamda Devleti zayıflatan hiçbir ideoloji milli değildir.”
Son sözüm şudur:
Peşine gittiğiniz insanların fikirlerini iyi okuyun, analiz edin, tartışın. Boş sloganlar insanı bir yere götürmez. İnsan ancak ilimle mükemmel hale ulaşabilir. Okumadan, araştırmadan, analizler yapmadan siyasi arenaya girenler her zaman birileri tarafından güdülür ve yanlış mecralara sürüklenir.
.
Selim Çoraklı, dikGAZETE.com