Trump ayrı telden CIA, FBI, Pentagon ayrı telden çalıyorsa sonu yakın mı?
Yürüttüğü birkaç yüzeysel görüşme üzerinden kendisini 'barış elçisi' gibi sunan Trump’ın maskesi nihayet düştü; yani deyim yerindeyse takke düştü, kel göründü. Gazze’de binlerce masumun kanını döken Siyonist İsrail ordusuna sunduğu sınırsız destek, gerçek niyetini ortaya koyan bir turnusol kağıdı işlevi gördü.
Bununla da yetinmeyen Trump, yaklaşık 57 bin nüfuslu Grönland'ı 'ulusal güvenlik' bahanesiyle gözüne kestirdiğini açıkça ifade etti. Adanın stratejik önemine dikkat çeken Trump, bölgenin Rus ve Çin gemileri tarafından kuşatıldığını öne sürerek işgal niyetini jeopolitik bir gerekçeye dayandırmaya çalışıyor.
Ancak meydan sandığı gibi boş değil. Nitekim Almanya, Fransa, İtalya, Polonya, İspanya, İngiltere ve Danimarka; ABD Başkanı Trump'ın Grönland'a yönelik açıklamalarına ilişkin, adanın bulunduğu Arktik bölgesinde güvenliğin NATO müttefikleriyle sağlanması gerektiği konusunda hemfikir olduklarını açıkladılar. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen’in ABD'nin bir NATO müttefikine saldırması hâlinde, İkinci Dünya Savaşı'nın sonundan bu yana var olan NATO askerî ittifakını sonlandıracağı uyarısında bulunması çok anlamlı.
Trump’ın Grönland hamlesi ve NATO’nun sonu!..
Trump’ın 57 bin nüfuslu Grönland’ı "ulusal güvenlik" bahanesiyle hedef alması, transatlantik ilişkilerde İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana bilinen en derin çatlağı oluşturdu. Bu hamle sadece bir toprak talebi değil, NATO’nun temel taşı olan 5. Madde’nin bizzat ittifakın lideri tarafından sarsılmasıdır. Almanya ve Fransa önderliğindeki yedi Avrupa ülkesinin ortak tavrı, kıtanın artık kendi güvenliğini ABD’den bağımsız bir "stratejik özerklik" çerçevesinde tanımlama eğiliminde olduğunu tescilledi.
Danimarka Başbakanı Frederiksen’in uyarısı ise krizin varoluşsal boyutunu özetliyor: Eğer dünyanın en büyük askeri gücü, kendi ittifak ortağının egemenliğine göz dikerse, NATO bir güvenlik şemsiyesi olmaktan çıkar. Trump, bu ilhak niyetini Rusya ve Çin’in Arktik’teki varlığına dayandırsa da Avrupa başkentleri, bu durumu bir "kaynaklara el koyma" çabası olarak görüyor. Bu gerilim ya NATO’nun nihai dağılışına ya da Avrupa Ordusu’nun kurulma sürecinin tamamlanmasına yol açacak tarihsel bir dönüm noktasıdır.
Trump yönetimi rüzgâr ekiyor, fırtına biçmesi yakındır!
Trump’ın siyasi hamleleri, sadece Avrupa’yı Ukrayna meselesine hapsetmekle kalmadı, aynı zamanda Rusya’yı da stratejik bir çıkmaza sürükledi. Ancak bu oyunun farkında olan tek taraf Washington değil; Moskova, karşıdaki koalisyonun asıl mimarının ABD olduğunu gayet iyi biliyor. Biden döneminde Rusya’nın Çin ile yakınlaşmasına neden olan süreç, şimdi Trump’ın Avrupa’yı küçümseyen tavrıyla farklı bir boyuta evriliyor:
Avrupa’nın Rusya eksenine itilmesi. Latin Amerika ve Afrika’daki köklü ABD karşıtlığı da eklendiğinde, Trump’ın 'izolasyonist' politikaları ABD’yi dünyada yalnızlaştırıyor. Gelinen noktada, küresel sahnenin bu 'zorba aktörü’ne karşı nihayet somut bir direnç odağı oluşmuş durumda.
Dünya devleri kendi hesaplarını yapıyor: Çin, ABD ile yaşayacağı o kaçınılmaz "Armageddon" savaşına hazırlanırken; Hindistan, Çin’in başına geleceklerin kendi sınırları içinde de planlandığını muhtemelen seziyor. Türkiye ise Irak ve Suriye’de kendisine yaşatılan cehennem ateşinin içinden küllerinden doğarak çıkmayı başardı.
Uzun lafın kısası; bugün Trump’ın karşısında devasa ve çok parçalı bir blok var. İsrail ve birkaç önemsiz devlet, Trump’ın şakşakçılığını yaparken, onun sahadaki en büyük ve gerçek destekçisi ise sınır tanımayan küresel sermaye.
Trump’ın ABD kurumlarıyla arası yok?
TV ekranlarında esip gürlediğine bakmayın; ses ve görüntü olsa da aslında parazitli bir yayın bu. Amerika Birleşik Devletleri sadece Donald Trump ve Cumhuriyetçi Parti’den ibaret değildir. Demokratlar, Siyahiler, Göçmenler ve Katolikler başta olmak üzere çok geniş bir kesim ondan nefret ediyor; bu nefret zincirine her geçen gün yeni etnik ve dini gruplar ekleniyor.
Bu tepkiler yalnızca Trump’ın egoist tutarsız, pragmatist, oportünist, emperyalist söylemlerinden kaynaklanmıyor. ABD içindeki ahlakçı ve dindar kilise cemaatleri üzerinde, Trump’ın Jeffrey Epstein davasındaki şaibeli rolünün de büyük etkisi var. Amerikan medyasında yükselen eleştirilere göre; kökeni ve geçmişi bu denli tartışmalı, adı pedofili skandallarıyla anılan bir figür, Amerikan halkını temsil etmeye layık değil. İşte bu bile tek başına Trump’ın politikalarına kurumsal sansürü gerekli kılıyor.
Trump’ın boynunda Epstein halkası!..
Jeffrey Epstein davası, küresel elitlerin karıştığı devasa bir cinsel istismar ve fuhuş ağı skandalıdır. Trump hakkındaki iddialar ise geçmişteki yakın dostlukları ve son dönemde sızdırılan belgeler etrafında toplanmaktadır. Küresel elitlerin karıştığı reşit olmayan çocuklara yönelik istismar ve fuhuş ağı davası olan Epstein skandalı, Ocak 2026 itibarıyla sızdırılan yeni belgelerle yeniden ABD siyasetinin merkezine oturdu.
Jeffrey Epstein ile 1990’lı yıllardaki yakın dostluğu bilinen Trump, özellikle 1993-1996 yılları arasında "Lolita Express" olarak bilinen özel uçakla yaptığı seyahatler ve Epstein’ın evindeki sosyal etkinliklerde çekilen fotoğraflarıyla suçlamaların odağında yer alıyor.
Trump, bu iddiaları "siyasi bir kumpas" olarak nitelendirip, iddiaları reddetse de bazı tanık ifadelerinde geçen uygunsuz davranış suçlamaları ve 2025 sonunda sızdırılan e-postalar, konunun üzerindeki şüpheleri canlı tutuyor. Skandal, sadece Trump’ın kişisel geçmişini değil, onunla hareket eden küresel sermaye gruplarının etik sınırlarını da tartışmaya açıyor.
Trump yakında çuvallarsa şaşırmayın!..
ABD tarihi, başkanlara yönelik suikastlarla dolu bir kanlı albüm gibidir. O nedenle orada hiçbir başkan, "Kimse şah değil, padişah değil" repliğini kolay kolay aklından çıkaramaz. Zaten nasıl çıkarsınlar? Lincoln’den Kennedy’ye kadar, sistemin sınırlarını zorlayan veya statükoyu sarsan her lider, bu gücün bir bedeli olduğunu en ağır şekilde tecrübe etti. Amerika’da başkanlık koltuğu, sadece büyük bir yetkiyi değil, aynı zamanda her an patlamaya hazır bir namlunun ucunda yaşamayı da temsil eder. Bu kanlı gelenek, en kudretli görünen isme bile aslında fani ve geçici olduğunu her an hatırlatan bir "demokrasi kamçısı" işlevi görür.
ABD tarihinde görev başındayken suikasta kurban giden dört başkanın hikayesi, sadece kişisel trajediler değil, aynı zamanda Amerikan siyasetinin karanlık dönemeçleridir. Bu kanlı silsile 1865 yılında, İç Savaş’ı bitirip köleliği kaldıran Abraham Lincoln’ün bir tiyatro salonunda ensesinden vurulmasıyla başladı. Lincoln'den sonra 1881’de James A. Garfield, bir tren istasyonunda suikasta uğradı; ancak o doğrudan kurşunla değil, doktorların kirli ellerle yarasını tedavi etmeye çalışması sonucu kaptığı enfeksiyonla hayatını kaybetti.
1901 yılına gelindiğinde William McKinley, bir panayırda elini sıkmak isteyen bir anarşist tarafından vurularak öldürüldü ve bu olay, ABD’nin küresel bir güç olma yolundaki sert politikalarını tetikledi. Modern tarihin en büyük gizemi ise 1963’te Dallas’ta yaşandı: John F. Kennedy, üstü açık arabasında halkı selamlarken suikasta kurban gitti.
Resmi raporlar tek bir suçluyu işaret etse de bu cinayet bugün hâlâ derin devlet ve karanlık güç odaklarıyla ilişkilendirilen en büyük komplo teorisi olarak güncelliğini koruyor. Bu dört ismin ortak noktası, her birinin büyük değişim dönemlerinde statükoyu zorlayan adımlar atmış olmasıdır. Trump’ın da geçtiğimiz süreçte atlattığı suikast girişimleri, ABD siyasetindeki bu "kanlı geleneğin" henüz son bulmadığını gösteriyor.
Trump’ın tahtının sarsılması, ABD iç dengelerinin işi olacak gibi. Tasfiye yöntemini belirleyecek olan ABD’nin müesses nizamı. 3 Kasım 2026 ara seçimleri yaklaşırken Trump yönetimi, Epstein dosyası, MAGA tabanındaki aşınma ve İsrail odaklı politikalara yönelik tepkiler nedeniyle kaybettiği kamuoyu desteğini geri kazanmak amacıyla dış politikayı iç siyasete alet eden riskli bir strateji izliyor.
Bu kapsamda, Venezuela üzerinden geliştirilen sert söylemlerin ardından Küba’ya yönelik müdahale sinyalleri, özellikle Dışişleri Bakanı Rubio’nun şahsi ajandasıyla birleşerek Florida ve Latin Amerika kökenli seçmeni konsolide etmeyi hedeflediği düşünülebilir. Küba, ekonomik bir getirisi veya petrol rezervi olmamasına rağmen, iç siyasette sembolik değeri yüksek bir malzeme sunması bakımından Trump için "ucuz bir zafer" aracı olarak görülebilir.
Ancak bu hamle, jeopolitik açıdan ABD için ağır maliyetler barındırıyor. Küba’nın BM nezdinde tanınan kurumsal devlet yapısı ve diplomatik ağları, olası bir müdahaleyi uluslararası kamuoyunda meşruiyet krizine sokacak ve ABD’yi “işgalci” konumuna düşürecektir. Trump’ın Venezuela desteğini keserek Küba’yı nefessiz bırakma çabası, adada sadece yeni bir insani trajediye yol açmakla kalmayacak, aynı zamanda kontrol edilemez bir iç savaş ve istikrarsızlık ortamını körükleyecektir.
Pentagon içindeki güç dengeleri açısından bakıldığında ise bu durum, müdahaleyi "komünizme karşı kutsal savaş" olarak gören Evanjelik kanat ile adadaki Katolik dokuyu ve bölgesel statükoyu korumak isteyen Katolik bürokrasi arasındaki kavgayı derinleştirecektir. Sonuç olarak, Trump’ın seçim kaygısıyla atacağı bu adım, kısa vadeli siyasi kazanç sağlasa da orta vadede ABD’nin küresel itibarını sarsacak ve bölgeyi belirsiz bir kaosa sürükleyecektir.
Trump’a posta koyan kurumlar var mı?
Trump’ın bazı güvenlik ve istihbarat birimleriyle yıldızının barışık olmadığı bilgisi mevcut. FBI, CIA ve Pentagon gibi ana omurgayı teşkil eden kurumların, Trump’ın bazı operasyonlarında geri planda kaldığına dair ABD kamuoyunda bir imaj var. Buna göre Trump, devasa büyüklükteki istihbarat ve güvenlik kurumlarına tam anlamıyla söz geçiremiyor. O nedenle hem ABD hem de dünya kamuoyunda daha geride kalmış, az bilinen birimleri sahaya sürüyor.
Mesela Venezuela’daki Ocak 2026 operasyonu DEA (Uyuşturucu ile Mücadele İdaresi) tarafından düzenlenmiş bir operasyondu. Maduro yönetimine yakın haberlerde, ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırı planında SilverCorp adlı özel güvenlik şirketi ile DEA’nın rolü olduğu iddia edilmişti.
Yine Minneapolis’te yürütülen bir federal göçmenlik operasyonu sırasında ICE (ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza) ajanı tarafından bir kadın vurularak öldürüldü.
Olayın ardından kentte ve ülke genelinde büyük protestolar başladı. Gösteriler, federal ajanların yetkisi ve güç kullanımı üzerinden ciddi tartışmalara yol açtı. Federal hükümet bölgeye ek güvenlik ve ajan sevk etti, eyalet ve yerel yönetimler ise olayın bağımsız ve kapsamlı şekilde soruşturulmasını talep ediyor. Gerginlik halen sürüyor.
Eyaletlerde kurumlar arası çatışmalar had safhada. Bunlardan biri de Philadelphia Şerifi Rochelle Bilal. Philadelphia Şerifi Rochelle, ICE ajanlarını "sahte kolluk kuvvetleri" olarak nitelendirdi ve federal göçmenlik yasasını uyguladıkları için onları tutuklayacağını söylemişti.
Pentagon’da durum nasıl?
Pentagon sözcüğü, kelime anlamı olarak Yunanca "beş" anlamına gelen pente ve "açı/köşe" anlamına gelen gonia kelimelerinin birleşiminden oluşur; yani geometrik olarak "beşgen" demektir. ABD askeri gücünün sembolü ve tarihi bir miras olan Pentagon, profesyonel tarafsızlığı korumak amacıyla katı bir seküler çalışma disiplini benimsemiştir. Bu kurumsal kültür, rasyonel analize gölge düşürmemek için dini inançları tamamen özel alana odaklarken, bireylerin kişisel etik değerleri ile kurumsal kimlikleri arasında bir kopukluk yaratsa da mesafeli bir tarafsızlık modelini sürdürmektedir.
Pentagon’un teolojik jeopolitiği…
Pentagon kâğıt üzerinde anayasal sekülerizmle korunur; fakat bu zırhın altında işleyen stratejik akıl, Amerikan teolojik mirasının izlerini taşır. Buradaki din, bir emir-komuta zinciri değil; karar alıcıların dünyayı okuma biçimini şekillendiren görünmez bir zihniyet haritasıdır.
Evanjelik damar, özellikle Orta Doğu’da jeopolitiği “İyi ile Kötü’nün kozmik savaşı” olarak kodlar. İsrail’in güvenliği, “şer ekseni” söylemi ve müdahaleci refleksler, askeri zorunluluktan çok teolojik bir misyon duygusuyla beslenir. Din burada stratejinin moral yakıtıdır.
Katolik etki ise frendir. “Adil Savaş” doktrini üzerinden Pentagon’da etik, hukuk ve ölçülülük vurgusu üretir; evanjelik heyecanın sınırsızlaşmasını dengelemeye çalışır.
110’dan fazla inancı temsil eden binlerce askeri din görevlisi, ordunun sadece ateş gücünü değil, moral gücünü de yönetir. Bu yapı, ABD’nin küresel gücünü “herkesi kapsayan” bir imparatorluk diliyle meşrulaştırır.
Özetle Pentagon’da din, bir anayasa meselesi değil, bir stratejik kültür unsurudur. Evanjelik sertlik, güvenlik politikalarına mesihçi bir ton verir; Katolik gelenek etik sınırlar çizer; WASP mirası ise Amerikan istisnacılığı inancını besler. Pentagon, Tanrı adına savaşmaz; ama savaşlarını meşrulaştırırken teolojik bir sözlüğü jeopolitik silaha dönüştürür.
Pentagon çeşit çeşit…
Pentagon’daki dini yapılanma, kurumsal sekülerizmin ötesinde, Evanjeliklerin "mesihçi aksiyonu" ile Katoliklerin "kurumsal muhafazakârlığı" arasında stratejik bir nüfuz mücadelesine sahne olmaktadır. Günümüzde Pentagon üzerindeki en organize güç olan Evanjelik kanat, askeri gücü İncil’deki kehanetleri gerçekleştirecek ideolojik bir "kılıç" olarak görürken; Katolik kanat, Vatikan geleneği ve uluslararası hukuk ekseninde orduyu etik sınırlarla korunan bir "kalkan" olarak konumlandırmaktadır.
Bu iki yapı arasındaki rekabet, politikaların belirlenmesinden uygulanmasına kadar her aşamada birinin "gaz pedalına" basarken diğerinin "fren mekanizmasını" çalıştırmasına benzer bir denge-denetleme savaşına dönüşür. Stratejik atamalarda adayların liyakatinin sorgulanması, doktrin yazımında hukuki engellerin çıkarılması ve bütçe komisyonlarındaki projelerin karşılıklı olarak etkisiz hale getirilmesi bu engelleme sürecinin somut göstergeleridir.
2026 yılı itibarıyla İran’ın çekildiği Suriye dosyasında da bu çekişme devam etmektedir. Evanjelikler bölgeyi İsrail odaklı bir "kehanet sahası" olarak yeniden dizayn etmek isterken, Katolikler statükoyu ve kadim azınlıkları korumak adına bu hamleleri dizginlemektedir. Sonuç olarak Pentagon, tek bir iradeden ziyade, bu iki farklı teolojik-jeopolitik vizyonun birbirini sınırlama ve etkisiz kılma çabasıyla şekillenmektedir.
Türkiye açısından Pentagon’daki Evanjelik ve Katolik çatışmasının Suriye'ye yansıması…
2026 yılı itibarıyla İran’ın Suriye’den çekilmesi ve sıcak çatışmaların ateşinin düşmesi, Pentagon içerisindeki dini gruplar arasındaki rekabeti bitirmemiş; aksine "Yeni Suriye’nin inşası" üzerine daha derin bir nüfuz mücadelesine dönüştürmüştür. Bugün Pentagon, Evanjeliklerin "Mesihçi ve müdahaleci" vizyonu ile Katoliklerin "statükocu ve etik" yaklaşımı arasındaki bir denge savaşına sahne olmaktadır.
Bu güç savaşının Suriye, Türkiye ve İsrail hattındaki yansımaları şu şekilde özetlenebilir: Evanjelikler, İran sonrası Suriye’yi "İncil’deki kehanetler”in bir parçası ve İsrail’in mutlak güvenliği için bir tampon bölge olarak görmektedir. Bu grup, İsrail ile tam entegre bir "yeni Suriye" kurgularken, Türkiye’nin bölgedeki askeri ağırlığını ve yerel gruplar üzerindeki etkisini, bu teolojik-stratejik hedeflere hizmet ettiği sürece desteklemektedir. Evanjelik etki, sahadaki partnerlerin "seküler veya milliyetçi" olmasından ziyade, "İran karşıtı ve İsrail ile barışık" olmasına odaklanmakta; bu vizyona uymayan her türlü diplomatik çözümü "teslimiyet" olarak yaftalayıp engellemektedir.
Katolik bürokrasi ise Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve Şam ile kademeli normalleşmeyi savunarak, Evanjeliklerin "radikal değişim" iştahına karşı fren görevi görmektedir. Katolikler, Türkiye’nin Suriye’deki varlığını, bölgedeki Hristiyan azınlıkların korunması ve kaosun engellenmesi açısından bir "denge unsuru" olarak görme eğilimindedir. Onlar için Suriye, kehanetlerin gerçekleşeceği bir laboratuvar değil; Vatikan’ın kadim kilise ağlarının korunması gereken bir statüko merkezidir.
Bu yüzden Katolik elitler, Evanjeliklerin İsrail merkezli agresif müdahale planlarını, bölgedeki geleneksel Hristiyan dokusunu bozacağı ve yeni çatışmaları tetikleyeceği gerekçesiyle bürokratik düzeyde kısıtlamaktadır. Neticede Pentagon bugün bir tarafın (Evanjelikler) "yeni bir düzen kurma" heyecanıyla gaz pedalına bastığı, diğer tarafın (Katolikler) ise "kadim dengeleri koruma" kaygısıyla el frenini çektiği çift başlı bir yapıdadır. Türkiye ve İsrail ile yürütülen askeri ilişkiler de Pentagon içindeki bu "kehanet ve statüko" çatışmasının gölgesinde şekillenmektedir.
Trump Pentagon’a hakim mi?
Adına bile tahammülü yok. O nedenle Trump, Pentagon'un adını Savaş Bakanlığı olarak değiştiren başkanlık kararnamesini imzalamıştı. Bu yeni adlandırma, Trump'ın agresif askeri eylemleriyle daha bütünleşik. Gerekçe de hazır, ABD ve müttefikleri için güç yoluyla barışı garanti altına almak.
Amerika Birleşik Devletleri'nde Başkan ve ordu arasındaki ilişki, köklü bir anayasal ilke olan sivil kontrol esasına dayanır. 2026 yılı başı itibarıyla Trump yönetimi, bu kontrolü daha doğrudan kullanmaya başlamış ve savunma yapısında köklü değişikliklere gitmiştir.
Anayasa'nın 2. Maddesi uyarınca "Başkomutan" sıfatını taşıyan Başkan; birliklerin konuşlandırılması, askeri stratejilerin belirlenmesi ve nükleer cephaneliğin yönetimi konularında tam yetkiye sahiptir. Bu hiyerarşide, ordunun sivil otoriteye bağlılığını sağlamak amacıyla Savunma Bakanı (yönetimin yeni kullanımıyla Savaş Bakanı) Pete Hegseth, doğrudan Başkana rapor vermektedir.
Ancak bu güç sınırsız değildir; Kongre bütçeyi kontrol ederek ve savaş ilan etme yetkisini elinde bulundurarak önemli bir denetim mekanizması oluşturur. Ayrıca askeri personel, şahıslara değil Anayasa’ya sadakat yemini eder.
Pentagon'un bu politikalara yaklaşımı ise "onay" mekanizmasından ziyade yasal emirlere itaat çerçevesinde şekillenmektedir. Trump döneminin yeni askeri vizyonu, odağı Rusya ve Doğu Avrupa'dan çekerek "Önce Amerika" anlayışıyla sınır güvenliğine ve Batı Yarımküre'deki hakimiyete kaydırmıştır.
Bu dönüşümün bir parçası olarak Savunma Bakanlığı'na "Savaş Bakanlığı" unvanının iade edilmesi, ordunun önceliğinin "savaşçı ruhu" ve mutlak hazırlıklılık olduğunu vurgulamaktadır. Yönetim aynı zamanda savunma sanayii üzerinde de baskıyı artırmış; Ocak 2026'da yayımlanan kararnamelerle savunma müteahhitlerinin kâr marjlarını kısıtlayıp, üretim hızı ve zamanında teslimat gibi kriterleri zorunlu kılmıştır.
Gelecek dönemin askeri stratejisi, bütçe ve operasyonel hedefler açısından da büyük değişimler içermektedir. 2026 yılı için 901 milyar dolar olan savunma bütçesinin, 2027 yılına kadar 1,5 trilyon dolara çıkarılması hedeflenmektedir. Küresel ölçekte, NATO müttefiklerinin daha fazla mali sorumluluk alması ve Çin'in çevrelenmesi temel öncelik haline gelmiştir. Yurt içinde ise ordunun ve Ulusal Muhafızların sınır güvenliği ile uyuşturucu kartelleriyle mücadelede aktif rol alması planlanmaktadır.
Bu süreçte savunma sanayiindeki "sosyal duyarlılık" (woke) politikalarına son verilerek, tamamen askeri üretim kapasitesine odaklanılması hedeflenmektedir. Tüm bu gelişmeler, ABD ordusunun hem yapısal hem de stratejik olarak daha içe dönük ve operasyonel odaklı bir yapıya büründüğünü göstermektedir.
Trump, ABD içinde kendisine sadece Cumhuriyetçilerden bulduğu müttefiklerle yetinmiyor. Kendince Başkanlığını kalıcı bir düzene dönüştürmenin yolunu bulmuş görünüyor.
Küresel sermaye ile ittifak kurma çabasında. Mesela Trump, ABD'nin Venezuela'ya yönelik askeri müdahalesinin ardından ülkenin petrol endüstrisindeki yatırım olanaklarını görüşmek üzere ABD'li petrol şirketlerinin üst düzey yöneticileriyle Beyaz Saray'da bir araya gelmesi gibi.
Ne yapsa boş?
Neden mi?
Çünkü zulüm ile abad olunmaz!
.
Ömür Çelikdönmez, dikGAZETE.com
омюр челикдёнмез, Дикгазете
Seçilmiş Kaynakça
https://x.com/i/status/2009587816792248448
https://x.com/i/status/2009671910737752225
https://x.com/i/status/2010627214178439639
https://x.com/i/status/2009704092915118335
https://www.bbc.com/turkce/articles/c8r36y7418yo
https://www.everycrsreport.com/reports/R44321.html
https://www.wbur.org/news/2026/01/07/minneapolis-shooting-ice-enforcement
ttps://www.theguardian.com/us-news/2026/jan/08/ice-agent-minneapolis-shooting
https://www.cbsnews.com/live-updates/venezuela-us-military-strikes-maduro-trump/
https://www.history.com/articles/9-things-you-may-not-know-about-the-pentagon
https://thinkchristian.net/the-weakness-of-the-pentagon-and-the-power-of-the-cross
https://www.npr.org/2006/12/11/6610025/religious-groups-ties-to-pentagon-questioned
https://apnews.com/article/trump-defense-spending-3bbea1ccc679ee8a388386d60e651fd7
https://www.dw.com/tr/trump’ın-çıkışı-abyi-tedirgin-etti-grönland-neden-kritik/a-75405723
hhttps://tr.euronews.com/2026/01/08/ice-gorevlisinin-bir-surucuyu-oldurmesi-sonrasi-minneapolis-karisti
https://www.war.gov/News/Feature-Stories/story/Article/1867440/pentagon-history-7-big-things-to-know/
https://www.theguardian.com/us-news/2025/sep/05/department-war-defense-trump-executive-order-pentagon
https://www.reddit.com/r/technology/comments/156l6y3/pentagon_ai_more_ethical_than_adversaries_because/
https://www.dailymail.co.uk/news/article-15452323/Donald-Trump-orders-army-chiefs-plan-invade-Greenland-President.html
https://www.jbsa.mil/News/News/Article/4353879/hegseth-outlines-new-national-defense-strategy-during-speech-at-reagan-library/
https://www.pbs.org/newshour/politics/the-u-s-military-takes-pride-in-its-religious-diversity-would-things-change-if-hegseth-takes-over?
https://www.whitehouse.gov/fact-sheets/2026/01/fact-sheet-president-donald-j-trump-prioritizes-the-warfighter-in-defense-contracting/
https://m.star.com.tr/dunya/venezuela-devlet-baskani-nicolas-maduro-terorist-bir-saldiri-hazirlaniyor-dedi-abdyi-sucla-haber-1536858/
https://www.washingtonpost.com/opinions/i-was-a-closeted-christian-at-the-pentagon/2016/04/08/0eea5468-dbd2-11e5-81ae-7491b9b9e7df_story.html